Son Güncelleme: 15 Kasım 2017 15:26:19

Etkinliklerimiz

Trabzon Derneği ve Trabzon Vakfı Perşembe Söyleşileri


Emekli Genel Müdür ve Eğitimci M.Hamdi İLHAN'ın konuşmacı olarak katıldığı
"TRABZON'DA EĞİTİMİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE BEŞİKDÜZÜ KÖY ENSTİTÜSÜ"
konulu söyleşi,
23 Nisan 2015 Perşembe günü
Trabzon Vakfı Ahmet Yıldız Konferans Salonunda gerçekleşti.

Trabzon daima eğitim, kültür, sanat ve ticaret bakımından Anadolu'nun önemli yerleşim yerlerinden birisiydi. Öyle ki, Halil İnalcık "Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ" adlı eserinde 15. yüzyılda Trabzon'dan fındık, şarap, rakı, ipek, halı ve gemi direğinin ihraç edildiğini, İran ipek kervanlarının Trabzon'dan geçen demiryolunu kullandıklarını yazar. 1850 yıllarında eş zamanlı olarak İstanbul - İzmit - Bursa - Mudanya, Trabzon - Erzurum karayolunun inşa edilmesi bu şehrin önemini ortaya koymaktadır.

Trabzon, eğitim yönünden de önemli bir yerdi. Örneğin 1898 yılında Trabzon'da gayrimüslimlere ait 36, yabancılara ait 2 okulda öğrenim verilirken, Türklere ait inas (kız) rüştiyeleri, idadiler (lise), yeterli sayıda sıbyan mektepleri ve 96 medrese öğenim vermekteydi.

1898 yılında Trabzon'da okuma-yazma oranı yaklaşık olarak yüzde on olarak belirtilmekte olup, o yıllarda bu oran oldukça yüksektir.

Trabzon'a lise düzeyinde öğrenim kurumu 1880 yılında Nemlizade Hikmet, Ahmet ve Mehmet'in öncülüğünde "Mekteb-i Hamidiye" adıyla öğrenime açılmıştır. Ali Naki Bey, bu okulun ilk müdürü ve Trabzon'un ilk milli eğitim müdürüdür.

Daha sonra Trabzon Valisi Sırrı Paşa'nın öncülüğünde bir devlet lisesi olarak "Trabzon İdadisi" adıyla Trabzon Lisesi'nin öğrenime açıldığını görüyoruz. Bu okulun inşası sırasında ekmeğin tanesine iki para, etin okkasına beş para zam yapılarak elde edilen gelir kullanılmıştır. O sırada Trabzon'da yaşayan gayrimüslimler, yapılan zamlarla yoksullar eriyor gerekçesiyle şikayette bulunmuşlardı ama, Vali Sırrı Paşa ödün vermeyerek yoluna devam etmiştir. Böylece Trabzon Lisesi 1887-1888 öğretim yılında 35 öğrenci ile öğretime açılmıştır. Trabzon Lisesi, hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet döneminde ülkenin en seçkin öğrenim kurumlarından birisi olarak eğitim tarihimizdeki yerini almıştır.

Trabzon ilinin en eski öğretim kurumlarından birisi de Trabzon Darülmuallimin yani Trabzon Erkek Öğretmen okuludur. Bu okulun kuruluşunda da yeterli ödenek bulunamamıştı. Hacı Hafız Vehbi Efendi, Zurnacıoğlu Mehmet Efendi ve Göreleli Topkaroğlu Servet Efendi'nin bu okulda ücret almaksızın öğretmenlik yapmayı kabul etmeleriyle okul 1890-1891 yılında öğretime açılmıştı. Bu okulun ilk müdürü de Hacı Vehbi Hafız Efendi'dir.

Trabzon öğretmen okulu, Trabzon Lisesi gibi yörenin en seçkin öğretim kurumlarından birisiydi. Pek çok yoksul köy çocuğu bu okul sayesinde öğrenim hakkı elde etmişti, çünkü Trabzon Öğretmen Okulu parasız yatılı öğrenim veren bir okuldu.

Trabzon bir kültür şehriydi; Türk kültürünün gelişmesinde daima öncü olmuştu. Örneğin Cumhuriyetten sonra ilk kadın dergisi "Çalı Kuşu" adıyla Şefika Münir tarafından 1926 yılında çıkarılmıştır. Çok ilginçtir ki, bu derginin konuları daha çok futbola yönelikti, Trabzon'da bu derginin öncülüğünde altı yerel takım arasında "Çalıkuşu Kupası" adıyla bir turnuva düzenlenmişti.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'in kurucularına eğitim-öğretim yönünden bırakılan miras çok yetersizdi. Ülkenin her yanı medreselerle doluydu ama, buralarda hiçbir zaman çağdaş anlamda bir eğitim-öğretim uygulanamamıştı. Öyle ki, medreselere hiçbir dini eğitimi olmayan, hatta okur-yazar olmayan bir çok müderris atanmıştır. Örneğin Şair Baki, bunlardan birisidir. Mekki Mehmet Efendi bir devşirmeydi, medreseye müderris olarak atanmıştı. Mehmet Emin Efendi de bir Yahudi dönmesi iken ulema sınıfına aktarılmıştı.

Ord. Prof.Dr. İ.Hakkı Uzunçarşılı'nın "Osmanlı Devleti'nin İlmiye Teşkilatı" adlı eserinde yazdığına göre, Sultan Yıldırım Bayezid, kadıların yolsuzluklaından öylesine bunalmıştır ki, bunların biraraya toplatılıp yakılmasını emretmiştir. Osmanlı uleması yani ilmiye sınıfı yeniliklere karşı sonuna kadar direnmişti; bilgiyi dini bilgi ile sınırlı tutarak her türlü bilimsel bilgiye kapılarını kapalı tutmuştu. Onlara göre İslama hizmet eden bilgiler iyi bilgi, İslama hizmet etmeyen bilgiler iyi bilgi değildi. Örneğin Arapça iyi bilgiydi ama, astronomi iyi bilgi değildi. Çünkü astronomi Tanrının bilgisine müdahale ediyordu. Şüphesiz ki böyle bir eğitim anlayışıyla ülkenin çağdaşlaşması olanaksızdı. Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk laik eğitim sistemini getirerek dini kurumların, yani ilmiyenin eğitim üzerindeki baskısına son vermiştir.

Acaba Osmanlı'dan Cumhuriyetin kurucularına kalan miras neydi? Şimdi kısaca ona bakalım:

  1. Yüzde seksenbeşi kırkbin köye yayılmış 13 milyon nüfus ve nüfusun büyük bir bölümü tifo, tifüs, sıtma ve verem gibi bulaşıcı hastalıklarla adeta boğuşmaktaydı.
  2. Ülkede onbin kadar öğretmen vardı, fakat bunların çoğu da öğretmen okulu mezunu değildi.
  3. Ülkede 72 ortaokul, 23 lise, 20 öğretmen okulu ve 9 sanat okulu vardı.
  4. 1924-1925 öğretim yılında tüm öğretmen okullarından 150 öğretmen mezun olabilmişti.
  5. Okur-yazar oranı yüzde üç kadardı.
  6. Ülkede 340 doktor, 4 hemşire, 200 ebe bulunuyordu. Diş hekimi hiç yoktu, bu hizmetleri berberler veriyordu.
  7. Kişi başına milli gelir 45 dolardı.
  8. İstanbul'dan Hicaz'a kadar uzanan 1766 km. demiryolu vardı ama bir metresi bile bize ait değildi.
  9. Son taksidi 1954 yılına kadar uzanan yüklüce bir dış borç, öyle ki, bu borç yıllık bütçenin ortalama yüzde 16-17'sini oluşturuyordu. Örneğin, 1932 yılında on bakanlığın bütçesi 86 milyon iken, dış bor taksidi 146 milyondu.
  10. Doğan her bin çocuktan 480'i ölüyordu; çünkü yeterli doktor, hastane yoktu.
  11. Yol yoktu, Orta Anadolu'dan İstanbul'a buğdayın tonu 8.8 Dolara ulaştırılabilirken, A.B.D'den aynı buğday 5 Dolara getiriliyordu.
  12. Demiryolu, liman, maden ve ulaştırma hizmetleri tamamıyla yabancıların elindeydi. Bunlar büyük paralar karşılığında kamulaştırılıyordu. (22 tesisin listesi ektedir)
  13. 1800-1922 yılları arasında 57 yıl savaşlarla geçmişti. Bu durum halkı yoksullaştırırken, toplumda savaş zencileri diye bir sınıfın ortaya çıkmasına yol açmıştı. Bir yazarımız bu durumu "Günah işlemeden kimse karnını doyuramıyordu" olarak ifade etmişti. Gerçekten toplumda büyük bir ahlak yozlaşmasına yol açmıştı savaşlar. Öyle ki, "ehven-i şer" ve "hille-i şerriye" diye iki ahlak dışı kavram sözlüğümüze eklenmişti.
  14. 1920 ile 1933 yılları arasında 19 milli eğitim bakanı değişmişti. Çünkü eğitimden anlayan birisi bulunamıyordu.
  15. Ankara'da TBMM üyeleri için lojman yapmaya girişilmişti ama, bu işi yapacak usta yoktu, Macaristan'dan usta ithal edilmişti.
  16. Öğretmenlerin yüzde 96'sı harf devrimine karşıydı. Tarihçi Prof. Fuat Köprülü bile "Harf Devrimi olursa kalemimi kırarım" diyordu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye'si bu koşullarla ve olanaklarla Cumhuriyet'e girmişti. Yani Cumhuriyet'i kuranlar üretmeden tüketen bir toplum devralmışlardı Osmanlı'dan. Oysa Mustafa Kemal Atatürk daha 1922 yılında "Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşama yollarını aramayı alışkanlık haline getiren uluslar, önce onurlarını, sonra özgürlüklerini, daha sonra geleceklerini kaybetmeye mahkumdurlar" diyordu. Bu sözle aslında Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı toplumunu tanımlıyordu. Yeni Türkiye'nin böyle olmasını istemiyordu.

1936-1937 yıında Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifleriyle dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un girişimiyle "Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursları" öğretime açılıyor. Bu kursların ilki Eskişehir Çifteler'de, ikincisi İzmir Kızılçullu'da 1937 yılında öğretime açılıyor. 1938 yılında bunlara Kırklareli Kepirtepe, Kastamonu Gölköy kursları ekleniyor. İsmail Hakkı Tonguç, bu uygulamadan esinlenerek "Köy Enstitüleri" projesini üretiyor. Bu sıralarda Milli Eğitim Bakanlığında bakan değişikliği oluyor, 1938 yılında Saffet Arıkan'ın yerine Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı oluyor. Sayın Yücel de Tonguç'un projesine destek veriyor, böylece de bir örgün eğitim projesi olarak Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı yasayla eğitim sistemimizdeki yerini alıyor.

Köy Enstitüleri'nin temel felsefesi "alet yapan el düşünen beyni yaratır", diğer bir söylemle "iş içinde yaparak yaşayarak öğrenme" ilkesine dayanıyordu. Yani eğitim üretimin bir aracı durumuna getiriliyordu.

Köy Enstitüleri kimilerine göre Türkiye'nin yüzakı, kimilerine göre de komünizmin yuvalarıydı. Gerçek o ki, ülkemizde bir kesim, halkın eğitilmesinden, zenginleşmesinden, daha doğrusu insanlaşmasından rahatsızlık duymuştur. O nedenle de topraksız köylülere toprak verilmesine, okulsuz köylere okul yapılmasına ağa-paşa bozuntuları karşı çıkmıştı. Halkın zenginleşmesini isteyenler solculukla komünistlikle suçlanmıştır. Halkın dini hassasiyeleri kullanılarak, istismar edilerek, halka yönelik hizmetler engellenmiştir. Bu konuda en çok suçlanan kurumlar Köy Enstitüleri olmuştur. Çünkü ağaların çıkarlarına en çok bunlar engel oluyordu. Her enstitü bulunduğu yörenin üretim ilişkilerine göre örgütleniyor ve çalışıyordu. Örneğin Beşikdüzü Köy Enstitüsü'nün çalışma alanı Karadenizdi ve Türkiye'nin balık ihtiyacı buradan sağlanacaktı. Beşikdüzü Köy Enstitüsü'nde 477 eğitmen 1109 öğretmen mezun vermiştir.

1948 yılına kadar enstitülerin sayısı 21'e yetiştirdikleri öğretmen sayısı 25 bine ulaşmıştı. Sabahattin Ali bir şiirinin "İNSAN OLMAK DOKUNUYOR HAYSİYETİME" olan dizesini, Köy Enstitülerini gördükten sonra "İNSAN OLMAK ONUR VERİYOR BANA" biçiminde değiştirmiştir. Köy Enstitüleri ülkemizin özgün eğitim kurumlarıydı; bunlarda asla taklit yoktu ve bunlar atmış kadar akademik araştırmaya konu olmuşlardı.

Türk Devrimi "İslami bir imparatorluktan milli bir devlete, ortaçağ teokrasisinden anayasal bir düzene, feodal bir devletten özgür ve herkesin üretime katıldığı bir devlet yapısına geçiş projesiydi, bunu da enstitülerle gerçekleştirecekti.

Bir örnek vermek gerekirse Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü'nün 1945-1946 öğretim yılındaki üretimine bakalım: 40 ton buğday, 20 ton pırasa, 15 ton domates, 13 ton arpa...

1956 yılı hedef olarak seçilmişti. Bu yıla kadar ülkemizde cehalete son verilecekti. Öyle ki, köylerde Köy Enstitüleriyle, Kent Enstitüleriyle yani sanat enstitüleriyle Türkiye 1956 yılına kadar üreten ve kalkınan bir ülke olacaktı. 1940 yılında bu amaçla Teknik Eğitim Müsteşarlığı kurulmuştu, yani bir bakanlıkta iki müsteşarlık oluşturulmuştu. Bu önemliydi ve böyle bir uygulama başka bir bakanlıkta görülmüş birşey değildi.

1945 yılında Toprak Kanunu yürürlüğe konmuştu. Bu tarihte enstitüler ilk mezunlarını veriyordu. Topraksız köylülere ve enstitülere toprak verilecekti, enstitüler buralarda köylülere örnek tarım çalışmaları sunacaktı. Böylece köy halkı eğitimden yoksun ve yoksul kalmayacaktı.

7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti kurulmuştu. Böylece Türkiye çok partili demokratik yaşama adım atmıştı. Bu ortamdan yararlanan toprak ağaları, enstitülere şiddetle karşı çıkmıştı.

İktidar, yani İnönü, toprak ağalarının şiddetli karşı çıkışlarına direnemedi ve enstitülere olan desteği çekmişti. Böylece Köy Enstitüleri Projesi Türkiye'nin bir yürek yarası olarak dünya eğitim tarihindeki yerini terkedecekti.

Diyebiliriz ki, Türkiye, Demokrasiye geçişin ceremesini Köy Enstitülerini vererek ödemiştir.

Oysa ABD'li bir köle "Köleliğin bana karşı işlediği ve asla bağışlayamayacağım tek günahı, beni eğitim hakkından yoksun etmesidir" demişti. Ne yazık ki Türk halkının söyleyemediği şey buydu...

Cumhuriyet'in kurucuları bir yandan Osmanlı'dan kalan ağır dış borç yükünü üstlenirken, diğer yandan yanlış politikalar sonucu yabancıların eline geçen liman, demiryolları ve tesislerin kamulaştırılmasını da gerçekleştirmişlerdi. Öyle ki, bütün bunları kişi başına milli gelirin 45.3 dolar olduğu bir dönemde gerçekleştiilmişti.

Kamulaştırılan yabancılara ait şirketler şunlardır:

  1. 31.01.1928 tarihinde satın alınan Anadolu, Mersin-Tarsus-Adana demiryolları ve Haydarpaşa Limanı için 204 milyon İsviçre Frangı ödenmiştir.
  2. 30.05.1931 tarihinde Bursa-Mudanya demiryolunun satın alınması için 50 bin Türk Lirası ödenmiştir.
  3. 20.05.1933 tarihinde İstanbul Su Şirketi'nin satın alınması için 1.300.193 Türk Lirası ödenmiştir.
  4. 12.06.1933 tarihinde İzmir Rıhtım Şirketi'nin satın alınması için 7.827.690 Fransız Frangı ödenmiştir.
  5. 31.05.1934 tarihinde İzmir, Afyon, Manisa ve Bandırma demiryolu hattı için 162.468.000 Türk Lirası ödenmiştir.
  6. 23.12.1934 tarihinde İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo'nun satın alınması için 32.980.138 Türk Lirası ödenmiştir.
  7. 30.05.1935 tarihinde Aydın Demiryolu Şirketi'nin satın alınması için 1.825.840 Türk Lirası ödenmiştir.
  8. 13.06.1936 tarihinde İstanbul Telefon Şirketi'nin satın alınması için 800 bin İngiliz Lirası ödenmiştir.
  9. 11.06.1936 tarihinde yüzde 50 sermayesi Almanlara ait olan Ergani Bakır Madeninin satın alınması için 850 bin Türk Lirası ödenmiştir.
  10. 31.03.1937 tarihinde Ereğli Limanı, Zonguldak-Çatalağzı demiryolu için 3.5 milyon Türk Lirası ödenmiştir.
  11. 26.04.1937 tarihinde Şark Demiryolları'nın satın alınması için 20.760.000 İsviçre Frangı ödenmiştir.
  12. 25.04.1938 tarihinde İzmir Telefon Şirketi'nin satın alınması için 1.200.000 Türk Lirası ödenmiştir.
  13. 11.04.1938 tarihinde Üsküdar ve Kadıköy T.A.Ş. için 400 bin Türk Lirası ödenmiştir.
  14. 22.04.1938 tarihinde İstanbul Elektrik Şirketi'nin satın alınması için 1.873.000 İngiliz Lirası ödenmiştir.
  15. 12.06.1939 tarihinde İstanbul Tranvay Şirketi'nin satın alınması için 169 bin İngiliz Lirası ödenmiştir.
  16. 12.06.1939 tarihinde İstanbul Tünel Şirketi'nin satın alınması için 175 bin Türk Lirası ödenmiştir.
  17. 05.07.1939 tarihinde Ankara Elektrik, Ankara Havagazı ve Adana Elektrik Şirketlerinin satın alınması için 6.616.131 Türk Lirası ödenmiştir.
  18. 05.07.1939 tarihinde Bursa Elektrik Şirketi'nin satın alınması için 295.110 İngiliz Lirası ödenmiştir.
  19. 26.04.1940 tarihinde Bomonti nektar bira fabrikası için 400 bin Türk Lirası, bir Amerikan şirketine ait kibrit ve çakmak fabrikaları 1 milyon dolar karşılığında satın alınmıştır.
  20. 22.09.1941 tarihinde Ilıca, İskele-Palamutluk Demiryolu Şirketi'nin satın alınması için 10 bin Türk Lirası ödenmiştir.
  21. 19.07.1943 tarihinde İzmir Tranvay ve Elektrik İdaresi'nin satın alınması için 10.223.800 İsviçre Frangı ödenmiştir.
  22. 05.06.1944 tarihinde İzmir Su Şirketi'nin satın alınması için 1.399.157 İsviçre Frangı ödenmiştir.

Kaynak: Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni 1.Kitap S:454, 455, 456

Yayınlanma Tarihi : 26 Nisan 2015