Son Güncelleme: 21 Nisan 2026 23:20:44
Söyleşi: "Trabzon Valisinin Anıları" Yılmaz Ergun

1984-1986 yılları arasında Trabzon Valiliği görevinde bulunan Yılmaz Ergun, 5 Mart 2026 tarihinde düzenlenen söyleşide Trabzon'da görev yaptığı yıllara dair anılarını dinleyicilerle paylaştı.
Söyleşide Trabzon'un kendisi için her zaman özel bir yere sahip olduğunu belirterek görev yaptığı dönemde yaşadığı unutulmaz olayları ve şehirle kurduğu bağı anlattı.
Özellikle Trabzon'un sosyal ve kültürel hayatına dair aktardığı hatıralar salonda ilgiyle dinlendi. Paylaştığı anılar dinleyicilere duygu dolu anlar yaşattı.

Yayınlanma Tarihi : 10 Mart 2026 - Anılarda Trabzon
özlem
H. Ertan Tokinan

sabâdan bir esinti sinmeli şimdi sessizliğime
eski bir gramofonun sesinden de olsa dinlenmeli yine
uzaklarda perdeleri inik âsâr-ı atîka bir evin
alıp götürmeli beni huzurlu köşelerine
giderek yitmekte olan anılar ülkesinden
bir sıcak soluk değmeli yaşadığım güne
alabildiğine silikleşen eski âşinâlardan
biri koşup gelmeli alabildiğine
martıların –akıl almaz- nesini özledim ki
nazlı nazlı iniyorlar gözbebeklerime
bir akşam bulutu hatırımı sordu da sanki
alıp başını gitti yağmurlar ülkesine

Trabzon 2015 Dergisinden

Yayınlanma Tarihi : 20 Eylül 2015 - Anılarda Trabzon

Mehmet Ali Yardımoğlu’nun Ardından
Mimarlık Dergisi 409
Eylül-Ekim 2019
Yayınlanma Tarihi : 8 Kasım 2019 - Anılarda Trabzon
MOÇİ

Trabzon’da haziranın gelmesi benim için okulumda mutlu son, ama Konakönü’nde başlayacak macera dolu bir yaz anlamına gelirdi. Hemen her yaz, Araklı’nın Trabzon’dan olan girişinde yer alan Konakönü’nde “yazlayacak” bir mekân bulurduk. Önceleri eski bir kahvehaneyi mesken edinmiştik. Sonraki yıllarda annemin rahmetli Sabri Amcasının evinde konaklar olmuştuk. Yazlık kap kacak, birkaç yorgan-döşek ve kumanya ile başlardı sezon. Teyzem ve yengelerim eksik kalan donanım ve diğer ihtiyaçları büyük bir zevkle tamamlar, bizleri Konakönü’nde yaz boyu hep hoş tutarlardı.

Şimdilerde Londra’da yaşam süren dayıoğlum Muammer (Alioğlu) ve teyze oğlum Mustafa (Alioğlu) ile kardeşten farksız günler geçirirdik. Gün için herhangi bir planım olmazdı. Sabahleyin evden dışarı ilk çıktığım yaz günlerinde toprak, çimen ve tabii ki deniz kokusu içimi sarar, havanın durumuna uygun günlük yaşam akışı başlardı... Konakönü’nün “Yalı” diye bildiğimiz sahilinde deniz, kum, güneş; hiç de farkında olmadığımız bir tablonun detayları gibiydi. Hele o sahilde yaptığımız “parmak kıran” maçlar ne de zevkliydi. Yara-bere, kan-revan umurumuzda bile olmazdı. Her an heyecan, her şeyde zevk ve mutluluk vardı, eksik bir şey yoktu.

Konakönü’nün üst tarafındaki “Köy”den gelen temiz kalpli, mert çocuklar ile mahalledeki çocukların kaynaşmasını büyük bir ilgiyle izlerdim. Denizci ruhlu bu çocuklar “manyat” çekmeyi, denize ağ serip toplamayı, balık yataklarını çok iyi bilirlerdi. Güçlü bünyeli bu gençler her zaman ağır başlı ve saygılıydılar. Kendi aralarında kullandıkları samimi dili, yabancılara karşı kullanmaktan hep imtina ederlerdi. Oysa ben o yıllarda onlarla hep “samimi dil” kullanmak için çaba gösterir, kendi aralarındaki samimiyete ne kadar da gıpta ederdim. Ama aramızda hep aşılmaz bir sınır olurdu. O olgun ve ağırbaşlı çocuklardan bir tanesi olan “Gabanlı Paşayı” (Paşa Selahattin Mahmutçebi) ancak yıllar sonra yakından tanıdığımda ne kadar da asil bir ruh taşıdığını anlamıştım. İstanbul’da yaşamına devam ediyor, kendisini sevgiyle selamlıyorum.

Konakönü’nde bizim gözümüzde efsaneleşmiş abilerimizin her davranışı beni istemesem de etkilerdi. Süleyman Abi (namı diğer Boçka) karizmatik bıyığı ve denizde yüzmekten balığa benzemiş olan uzun gövdesi ve kısa bacakları ile tam bir idoldü. Zıpkınla balık avlamakta üstüne yoktu. Mavruşgil, kefal, kötek ondan sorulurdu. Balığa olan şimdiki düşkünlüğümden dolayı, çocukluğumda hiç sevmediğim balık için halâ hayıflanırım. Halen Araklı limanındaki barınaklarda yaşamına devam eden Boçka’yı, eski haliyle anılarımda saklamak istediğim için hiç görmedim.

   

Mahallenin en bilge kişiliği olan Rahmiye Abla; her işten anlardı. Genç yaşta eşini kaybettikten sonra hatırladığım kadarıyla beş çocuğunu tek başına büyütmüş, onları yuva sahibi yapmış müthiş çalışkan bir insandı. İğne yapar, diş çeker, ebelik yapar, duvar örer, balık tutar, boya yapar... Anlamadığı, bilmediği hiçbir şey yoktu. Ona güvenmemek imkânsızdı. Müthiş karizmatik bir kişilik taşırdı, bir azize havası vardı. Yüzünde taşıdığı derin anlamları hiç unutamam, Allah mekânını cennet eylesin. Oğlu Abdurrahman (Çebi), namı-diğer Apo; küçük yaşta babasını kaybetmiş olmasına rağmen bunu bizlere hiç hissettirmezdi. Çevik, cesur, güçlü, yardımsever, coşku doluydu. Ayak parmağını kayığın pervanesi kestiğinde, yere düşmek üzere olan ayak parmağını eliyle tutup, dikiş attırmak üzere hastaneye gülerek giderken yaptığı şakaları hala hatırlıyorum. Bu kadar metanetli ve cesur bir kişiliği vardı bu kardeşimizin. İstanbul’da yaşamına devam ediyor, selam olsun.

           

“Moçi” diye bildiğimiz Selahattin (Alioğlu) abimiz, kendine özgü ses tonu ile tam bir siyaset babasıydı. Hazırcevaplığı ve siyasi duruşu ile ondan etkilenmemek mümkün değildi. Halen Ankara’da yerleşik yaşamını devam ettiren Moçi; tam bir Trabzon sevdalısı olarak hemşerilerine sahip çıkmaya devam eden efsane büyüklerimizden bir tanesiydi. Her akşam Araklı’dan Konakönü’ne gelişinde mutlaka bize uğrar, babam ve annemle içi sevgi dolu olan sohbetler yapardı. Moçi, rahmetli babamı çok severdi. Küçük yaşında bir bacağını kaybetmiş haliyle akrabaların fındık toplama, geçim derdi, çocukların eğitimi gibi konularda aktif olarak rol alırdı. Herkesin derdini kendine dert edinirdi. Sözü dinlenen ve çevresi geniş oldukça saygın birisiydi. Bu anı yazısına başlık olacak kadar değerli bir şahsiyettir. Allahtan ona uzun ömürler diliyor, saygıyla anıyorum.

Konakönü’ndeki dede evimiz pembe boyalı ve restore edilmiş haliyle ve bütün anıları ile halen yaşamaya devam ediyor. O ev benim karakterimin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Evin her odası, her köşesi bir başka ilgi çekiciydi.... Kış aylarında kurulan fırınlı sobanın etrafında yapılan tatlı sohbetler mazide kalan en güzel anılarımdı. Evin hemen önündeki muşmula (yeni dünya) ağacının tepesinden yere pestil gibi düştükten sonraki rahmetli Taliha yengemin bana müdahalesi ile bugün hayatta kaldığımı hep düşünürüm. Ağacın dibinde yarı baygın halde yerde yattığımı gördüğü anda beni sırtlayıp eve taşıdığını ve müthiş bir şekilde bastıran uyku halimi gidermek için yüzümü şamarlayıp beni canlı tutmaya çalıştığını dün gibi hatırlıyorum. Oldukça sevecen ve yumuşak huylu bir insandı. Bizi hep el üstünde tutardı.

Evin tavan arasına yalnız başımıza çıkmak yasaktı. Ama ben fırsatını bulduğum anda oraya tırmanır ve keşif yapardım. Orada en büyük dayım rahmetli Nafiz’in (namı diğer Aga) gençlik yıllarından kalan kitaplarını ve defterlerini tesadüfen bulduğumda müthiş heyecanlanmıştım. Lise yıllarımda orada bulduğum 1930’lu yıllardan kalma bir cebir kitabını incelediğimde görmüş olduğum problemleri büyük bir zevkle tekrar tekrar çözmüştüm. O kitabı oradan alıp, özenle cilt yaptırmış ve bir antika gibi saklamıştım. Halen vakit buldukça inceler ve cebir tarihinin tadını almaya çalışırım.

Yaz geceleri toplanma yerimiz Kamil Abinin (Sezgün) bakkalının önündeki tabureler olurdu. En büyük zevkimiz eski tip bir radyonun kısa dalgası üzerinden yayın yapan BBC’den Türkçe haberleri dinlemekti. Haber yorumları ve espriler üst düzeyde yapılırdı. Hemen herkes yaşama aynı gözle bakar fikir birlikteliği içerisinde olurdu. Mahalle sakinleri siyaset ile iç içe olup toplumsal sorunlara karşı önemli ölçüde duyarlılık taşırdı. Nitekim Konakönü’nde o dönemde üniversiteleşme oranı oldukça yüksekti. Hemen her evde bir üniversiteli mutlaka olurdu. Sonraki yıllarda bu başarının maalesef düştüğünü de biliyorum.

Bence halen dünyanın sayılı güzel köşelerinden bir tanesi olan Konakönü, eski ruhunu taşımasa da gezilmesi, görülmesi ve en önemlisi yaşanılması gereken bir yerdir. Karadeniz sahil otoyolunun travmatik etkisinden kurtulmayı başarmış olan ve kısmen SİT alanı olarak kalmış olan bu güzel yer halen yakın çevresindeki anormal yapılaşma tehdidini yaşamaktadır. Ucube yapılaşma ile kaybolacak olan doğa-mekân bütünlüğünü istesek de geri getirme şansımız olmayacak.

Öyle bile olsa benim Konakönüm bende hep yaşamaya devam edecek...

Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu
http://www.kuzeyekspres.com.tr/moci-14989yy.htm
10 Ekim 2016

Yayınlanma Tarihi : 25 Ekim 2016 Yayınlanma Tarihi : 25 Ekim 2016

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...
Fethi YILMAZ (Yayıncı)

1965 - 1979 yılları... Şimdiki Ana Çocuk Sağlığı binasının “doğumevi” olarak hizmet verdiği yıllardı... Bugün olduğu gibi, o gün de Atatürk’ün Trabzon’a gelişini gören giriş kapısının üstündeki kaktüsler oradaydı. Bugün o kaktüslere baktıkça, Trabzon’da başta Sonhaber olmak üzere yıllara direnen yerel basının ayakta kalma çabalarını görür gibi oluyorum...

Yukarıda bahsettiğim yıllarda bizim sokağımızı zaman zaman şenlik yerine çevirirdik. Bunlardan bizi en çok eğlendiren futbol maçlarıydı. Kalelerin birini Doğumevi’nin önüne, diğerini de Şehir Kulübü önüne kurardık. Sokağımızdaki büyüklerimizin bizleri izlemesi anlatılmaz bir haz verirdi hepimize. “Berber İsmail”in çığlıkları, “Oskar Kundura” Zihni Faiz’in “Haden, topu bana atın” bağırışları, Kütüphane memuru Muammer amcanın, “Bağırmayın, içeride uşaklar ders yapıyor” deyişleri ve en sonunda Humsi (Lütfü Ata) amcanın gelip, topu keserek maçımızı bitirmesi kabus gibiydi.

Sokağımızda futbol oynama fırsatını aslında bize az sayıda geçen taksiler verirdi. Meydan Taksi, Yıldız Taksi ve Numune Taksi dışında bir kaç tane de özel araba bizlere vız gelirdi.

En son çıkıp gelen İskenderpaşa İlkokulu’nun Müdürü, sevgili hocamız Ali Rıza Kurşunoğlu’nu da görünce, herkes kendine saklanacak yer arardı.

Bir de Tabakhane Yokuşu’nda kitap satan, şimdiki tabirle “sahaf” Fuat amcamız gelir, Hasan Tahsin Yılmaz’la neredeyse her gün mutlaka bahse girerdi. Öğlenden sonra bahsi kim kazanırsa, benim görevim “Tatlıcı” Ali Karamusa’dan tatlıları alıp getirmek olurdu.

MÜRETTİPLE DİZİLEN GAZETELER

Matbaanın o bağımlılık yaratan kokusu ve makine sesleri arasında benim ilk gençlik ve delikanlılık yıllarım. Hem benim, hem çalışanların koruyucusu ünlü gazeteci kardeşler Hasan Tahsin Yılmaz ile Emin Şefik Yılmaz’ın doğru haber, dürüst gazetecilik adına çırpınışları; gecelerini gündüzlerine katışları canlanıp duruyor gözlerimin önünde...

Matbaamız “Doğumevi”nin tam karşısında, cadde üzerindeydi. O zamanlar, Uzunsokak’tan yarım saatte bir araba ya geçer ya geçmezdi. Tabakhane Yokuşu’nu tamamlayıp matbaamızın önünden geçen insanlar, Fabrika Çıkmaz Sokak’ın tam girişinde çerçeve içine yerleştirdiğimiz, 41x57 boyutlarındaki sekiz sayfalık siyah beyaz “Sonhaber” gazetesinin o günkü sayısının ilk ve son sayfasını okurlardı.

Bugünkü gibi bilgisayarların olmadığı; gerek diziliş, gerek sayfa bağlama ve gerekse basım işlerinin çileli, ama zevkli olduğu o yılları anımsayıp Sonhaber Matbaası’nda, gazetenin nasıl kotarıldığını özet olarak anlatmak isterim:

Mürettiphane, her sabah saat 7.30’da açılırdı. Matbaaya önce Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan gelen çıraklar girer, ustalar ise saat 08.00’de işbaşı yaparlardı. Gazete el dizgisi ile on - on iki saatte dizilir, baskısı ise iki saat sürerdi. Matbaa işlerinin yoğunluğundan (makine tek olduğu için) gazete daha geç basılırdı. Yaklaşık olarak saat 23.00 - 24.00’lerde basım işi bitmiş olurdu. Sabaha kadar açık duran matbaada kışın soba başında, o gecenin nöbetçisi mürettipler ve bugünkü gençlerin ne olduğunu bilmedikleri, mahalle bekçileri hazır bulunurdu. Sabaha karşı fırından alınan sıcak ekmeklerin arasına bastırılan tereyağı ve tulum peyniri karışımıyla tadı hala damaklarımda duran leziz bir kahvaltı. Günün ilk ışıklarıyla sabah saat 07.00 gibi gazeteler katlanır, bayilere dağıtılırdı. Trabzon’da o yıllarda altı gazete çıkardı: Sonhaber, Hizmet, Yenigün, Türksesi, İleri, Bayraktar. Bu gazetelerin çalışanları Ziya Bey sahasında futbol maçları düzenlerdi. Gazeteler arası futbol maçlarına zaman zaman ayakkabı imalatçıları da katılırdı. Fabrika Çıkmaz Sokak’taki ayakkabı imalatçılarının başını Hayrettin Filiz, Sebatlı Sadettin, “Kel Naci” çekerlerdi.

Matbaa grubu:

Sırasıyla “Şavrole Yılmaz”, “Tüpçü Aydın”, “Karabıyık Halis”, “Gaz Gabaruha Mehmet”, “Basuk Baki”, “İpsiz Recep”, “Şablon Cahit”, “Tipsiz Haluk”, “Arif Ağa”, “Vites Mustafa”, “Koca Cengiz”, “Kara Ali”, “Kıro Nuri”, “Sıçan Ömer”den oluşurdu. Bu gruba genç nesilden Hüseyin, Birol, Soner, İsmail ve Abdullah da eklenirdi.

Gazete Grubu :

Yıllara göre şu kişilerden oluşmaktaydı:

1968-70: Ertan Tokinan, Rafet Sağlam, Hikmet Aksoy, Cevdet Kureman,

1970-71: Yurdakul Gönenç, Rafet Sağlam, Emin Şefik Yılmaz, M.Naci Pamuk, Orhan Çakmak, Hilmi Doğan, Hayrullah Tutar, Temel Şükrü Doğru.

1972-73: Sebahattin Sınır, Emin Şefik Yılmaz, Cevdet Kureman, Ömer Uzlu, Hikmet Aksoy, Ferhat Akyürek, Ramiz Ellidokuzoğlu, İhsan Yılmaz.

1974: Sebahattin Sınır, Özdemir Çatalbaş, Yusuf Aydın Biber, İsmail Kansız, Ali Bayram, Şefik Asan, Selahattin Uğraşkan, Hayrettin Saygın.

1975-76: Zafer Küreman, Mahmut Uzunluoğlu, Ferhat Akyürek, Ömer Akbulut, Ali Alay, Fethi Yılmaz.

1977: Yılmaz Kazancı, Burhan Bayraktar, Vecdi Altay, Av.Temel Aydınoğlu, Yusuf Tatar, Ömer Akbulut, Resan Taşcıoğlu, Gülseren User.

1978: Şevket Çulha, Sadri Karakoyunlu, Ömer Güner, Dr. Üstün Alsaç, Fethi Yılmaz, Temel Ziya Dursun.

1979: Ömer Güner, Temel Ziya Dursun, Fazlı Öztel, Müzeyyen Güner, Kayhan Kuzeyli, Mustafa Uzun, Dr. Murteza Sağanak, Melek Uzun, Taner Pervan. Sonhaber, 1963. İsmet Başaçıkoğlu (arkada) ve Emin Şefik Yılmaz

Şair Hayali’nin bir dizesinde; “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” der. Gerçekten öyle. Cihan değen hayallerden sadece küçük bir parça yukarıdaki anlattıklarım. Dinleyen ne kadar bilir bilemem; ama yaşayan ve anlatan bilir. Buruk buruk...

Trabzon 2015 Dergisinden

Yayınlanma Tarihi : 22 Eylül 2015 Yayınlanma Tarihi : 22 Eylül 2015