Son Güncelleme: 19 Eylül 2018 16:30:44

Dergi-Bülten

özlem
H. Ertan Tokinan


sabâdan bir esinti sinmeli şimdi sessizliğime
eski bir gramofonun sesinden de olsa dinlenmeli yine
uzaklarda perdeleri inik âsâr-ı atîka bir evin
alıp götürmeli beni huzurlu köşelerine
giderek yitmekte olan anılar ülkesinden
bir sıcak soluk değmeli yaşadığım güne
alabildiğine silikleşen eski âşinâlardan
biri koşup gelmeli alabildiğine
martıların –akıl almaz- nesini özledim ki
nazlı nazlı iniyorlar gözbebeklerime
bir akşam bulutu hatırımı sordu da sanki
alıp başını gitti yağmurlar ülkesine

Trabzon 2015 Dergisinden

Yayınlanma Tarihi : 20 Eylül 2015

Dergi-Bülten

BİR KIRIK DAL ŞİMDİ...
T. İlkay SOMEL (Gazeteci-Yazar)


Her insanın sevdiği bir mevsim vardır elbette. Ocak ayında doğduğumdan olsa gerek, benim için kış, mevsimlerin en güzelidir. Bu, çocukluğumda da böyleydi, gençliğimde de böyle. Umarım yaşlılık yıllarımda da böyle olacak. Belki de kar yağmayan kentlerde yaşayamayacağım.

Böyle düşünüyordum küçük odamızın penceresinden limanı, kar altındaki Çömlekçi’yi seyrederken. Kapıdan çıktığımda, Fatih Parkı’nın ya da diğer adıyla “Âşıklar Parkı”nın, dalları taşıdığı karın zevkinden yerlere kadar eğilmiş çamları karşıladı beni.

İçimi bir sevinç kapladı.

Kar taneleri salına salına düşüyordu gribeyaz bulutlardan.

Erzurum Caddesi’nde hiç araba yoktu. Kaldırımlar diz boyu karla kapanmıştı.

Şubat ayı genelde karlı olurdu.

Bu yıl da yanıltmamıştı tahminleri.

Ağır adımlarla yürüyordum. Düşmek korkusundan değil, bu güzellikte yürümenin zevkini çıkarmak için...

FINDIKKABUĞUNUN SICAKLIĞINDA

Karla ilgili haberi düşündüm. Nasıl bir sayfa yapabileceğimi düşündüm. Hatta yol boyu gazeteyi hazırladım bile.

Meslekte birinci yılım kar sevinci yaşatıyordu.

Ve kar hala devam ediyordu.

Maraş Caddesi’nin yokuşu dikkat istiyordu. Kaymak an meselesiydi. Çare yok inecektim.

Mumhane önüne döndüğümde gazete tam anlamıyla şekillenmişti kafamda. Trabzon’da bu kadar kar varsa, Zigana Geçidi ne haldedir diye düşünüyordum. Kardan mahsur kalan otobüsler var mıydı?

Gün bitti, gazete çıktı.

Manşeti mi?

Her yerde kar var

Evin yolunu tuttuğumda, küçük odada yanan sobasının sıcaklığını, yanarken çatlayan fındıkkabuğunun sesini, üzerinde kaynayan çayın ve çaydanlığın yanında pişen kestanenin kokusunu hayalliyordum...

Bir de fındıkkabuğunun yanarken insanı sarmalayan o sıcaklığını...

Başka güzel oluyor Trabzon’da kar. Ve ben bu güzelliği kelimelere aktaramıyorum...

Bir film şeridi gibi geçiyordu o yıllar gözlerimden.

Bunca yıl sanki hiç geçmemişti.

Bir ömrü dolduracak yaşanmışlıkların hepsi masal mıydı?

Bu soruların cevabı yoktu.

Gün akşam oluyordu.

Uzun Sokak her zamanki gibi kalabalıktı.

Yarını bekliyordum.

Hele gün açsın önce, 28 yıl üzerinde yürümekten aşındırdığım sokağımın taşlarına kavuşacaktım.

Onlarla dertleştiğim günler geldi gözlerimin önüne. Kimseye anlatamadıklarımı onlara anlatırdım.

Ne anılar gömdüler sert bedenlerine.

Yine üzerlerinde yürüyeceğim, gençlik yıllarımı anarak.

Bende iz bırakanları sorarım, nasıllar diye.

Sonra, doğduğum, ilk acılarımı, ilk sevdalarımı yaşadığım, babamı yitirdiğim evime kavuşacağım.

Belki de odalarında, salonunda hala annemin, babamın replikleri dolaşıyordur. Kim bilir?

Onları dinlerim saatler boyu.

Dinlerim tabi, o özlediğim sesleri.

Sabah güneşi, Kaçkarların doruklarından başını uzattığında, ilk ışıklarını gönderdiği odam...

Bahçesindeki elma şeftalisi, malta eriği, ayva ağacı, kokulu üzüm ve hele de kar yağdığında başka bir güzellik yaratan Batum hurması.

Ve bahçenin ortasındaki şakayık.

Hasret gidereceğiz yıllar sonra.

NEREDELER?

Taksim Meydanı...

Burası mı acaba?

Gerçekten Taksim burası mı?

Hani o bir yanında ilkokulum, o zamanki adıyla Yeni Okul, yanında Ulusoy garajı, Boztepe yokuşu, Fatih Parkı, Erzurum caddesi ile Taksim meydanı.

Neredeler.

Peki üzerinden arabalar geçen bu beton ne?

Bizim eve nereden gidiliyor acaba?

28 yıl üzerinde yürüdüğüm Erzurum caddesini bulamadım ki, evimi bulayım.

Sordum birine.

Bilemedi.

Ben yaşlarda birini aradım.

Bulursam o bilir diyordum.

Buldum.

Balıkçıymış. Uzun uzun süzdü beni

“Neredeydin” der gibi büktü dudağını:

“Erzurum Caddesi mi kaldı” dedi, Oradaki üç binanın dışındaki evlerin üzerinden arabalar geçiyor artık...”

Yürüdü gitti. Giderken de kendi kendine söyleniyordu:

“Yol yapacağız diye yıktılar Trabzon’u. Senin evin yok oldu da benimki duruyor mu sanki?”

Evim, anılarım, emeklediğim salon, duvarlarına sinmiş sesler, bahçemdeki şakayık, ağaçlar...

Ben Trabzon’da hiç mi yaşamadım?

Sanırım öyle.

Yaşasaydım eğer bir iz kalırdı geride.

Ne evim var, ne bahçem, ne de yolum...

Şimdi Taksim Meydanı’ndan, üzerinden geçen beton yoldan çok uzaktayım.

Kar yağıyor alabildiğine.

Her yer buz.

Balkonum Ege’ye bakıyor.

Buzlar sarkıyor anılarımdan.

Hiç yaşanmamış gibi, 28 yılım.

DOKULAR HASAR GÖRÜNCE

Şehircilik uzmanları, çok büyük değişiklikler gerekse bile, kentin asıl dokusuna zarar vermemeyi ön görür bildiğim kadarıyla.

Kent dokusu her zaman korunur.

Korunur çünkü asırların ötesinden gelen ve farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan yapılar, o kentin gerçek hazinesi olduğu için.

Korunur çünkü o kentin sanatsal değerleri olduğu için.

Korunur çünkü orada asırların yaşanmışlığını bugüne taşıdıkları için.

Korunması gerekir çünkü kaldırıp atılan o taşların, bir greyder kepçesinin vuruşuyla çöken, yok olan duvarların tapusuz da olsa, sahipleri vardır.

Bir darbeye boyun eğen o duvarlarda asılı duran sararmış fotoğraflar yok muydu, kepçe indiğinde üzerine?

Fotoğraflar yoksa bile, izleri durmuyor muydu, sararmış kireç badanalı o yüz yıllık duvarda?

Vardı elbet.

Ben anlatanların yalancısıyım.

Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde, büyüyen kentlerin yenilenmesi, artan trafiğinin rahatlıkla akması için, kent dokusuna dokunulmazmış hiç.

Öyle anlatır Avrupa görenler.

Hatta derler ki, kent başka bir yöne doğru büyür, eski kentin dokusu restore edilerek korunur.

Bizde olduğu gibi, ortasından yol geçirmek için kentin yüz-yüz elli yıllık dokusu çöplük gibi yıkılıp atılmaz.

Çünkü bilirler ki hasar gören dokuların onarımı imkansızdır.

Ve bilirler ki, dokular ölünce, bedenler başkalaşır.

BİR KIRIK DAL ŞİMDİ

Kulaklarımda hep o şarkı var, o günden beri.

Beynim aynı plağı çalıyor, bozuk bir gramofon gibi.

“Gamlı düşünceler mevsimindeyiz

Bir kırık dal şimdi sularda zaman”

“Eylülün koynunda düş görmedeyiz

Her yılki hazana benziyor hazan”

Dahası da var elbet bu duygu dolu sözlerin.

Mısralar Kemal Çivici’nin, üstat Ziya Taşkent de bestelemiş.

Bu mısraların, hangi duygularla esip savuran bir fırtınanın girdaplarında yazıldığını bilmek, tabii ki mümkün değil.

İçinde bir sevda masalı saklı olmasa da, doğup büyüdüğü topraktan çok uzaklarda yaşayanların da yüreğine sesleniyor o sözler.

“Eylülün koynunda düş görmedeyiz

Her yılki hazana benziyor hazan”

Hazanlar da birbirine benzer genelde, baharlar da. Hatta kışlar bile.

Aralarında koca bir yıl olsa bile.

Oysa kentler öyle mi?

Dönersin bir gün. Bir de bakarsın ki, sokakları sana yabancı, sen de sokaklarına.

Ne evin kalmıştır geride, ne anıların.

Sırtın üşür birden.

Çünkü artık bir yabancısın...

Trabzon 2015 Dergisinden

Yayınlanma Tarihi : 20 Eylül 2015

Dergi-Bülten

ANAYURDUMUZ TRABZON
Feyyaz KUĞU (Mimar)


Trabzon, yaklaşık 2800 yıllık geçmişe sahip bir yerleşim birimi. Bir çok devletin hükmü altına girdiği gibi, çok uzun bir zaman dilimi içinde de kendi devletlerini kurarak tarihte iz bırakmış bir kent.

Trabzon’un kuruluş söylemleri Ege kıyılarındaki site devletlerinden birisi olan Miletos’la (Bugünkü Milet) özdeşleşir. Kıta Hellas’dan (Yunanistan) Dorların baskısıyla Anadolu’nun Ege kıyılarına göçen Ion’luların bu bölgeye kendi adlarını (İyonya) vererek yerleşmiş ve küçük site devletler kurmuş olduklarını biliyoruz. Bu site devletlerden biri de Miletos’dur. Miletos’luların tüccar denizcileri Akdeniz ve Karadeniz’i durmadan dolaştıkları için bu denizlerin kıyılarını çok iyi biliyorlardı. Karadeniz’e açıldıklarında İ.Ö. 785 de Sinope’ye (Bugünkü Sinop) ve İ.Ö. 756’da da Trapezus’a ulaşarak yerli halklara kendilerini kabul ettirip buraları Miletos’a bağlı “koloniler” haline getirdiler. Miletoslular Trabzon’umuzda karaya çıktıklarında kayalar üzerindeki düzlüğü masa biçiminde algılayarak (Muhtemelen Boztepe’nin görüntüsü) burayı kendi lisanlarında “masa” anlamına gelen “Trapezos” olarak adlandırmışlardır.

Böylece Trabzon’umuzun söylence haline gelen isimlerinden birisinin de bu olması gerekir. Miletos’lular koloni haline getirdikleri bu yerleşimlerde yaşayan yerli halka (autochtone halka) kendi kültürlerini, dillerini (Grekçe’yi) kabul ettirdiler.

İ.Ö. İki binlerden Miletos’luların Trabzon’u koloni haline getirdikleri İ.Ö 756’ya kadar geçen zaman aralığında bu bölgeye ait pek az şey bilmekteyiz.

Ancak Trabzon limanının Orta Asya’dan gelen ticaret yollarının son noktası olduğu, Gümüşhane’de çıkartılan gümüş cevherinin de yine bu liman aracılığıyla uzak pazarlara ulaştırıldığı biliniyor.

Kolkhis, (Bugünkü Gürcistan – daha eski tarihlerde İberia diye de adlandırılıyor) bölgesi altın madenleriyle ünlüymüş. Helenlerin Ülkesi’nden (Hellas) İyonya’ya kadar bu bölgenin altınları konuşuluyor olmalı ki, yayılan efsanede Iason komutasında Argo adlı gemiyle altın postunu aramak için Kolkhis ülkesine yaptıkları seyahat anlatıyor. (Argonotların seyahati)

“Altın post” söylencesi, bu bölge akarsularında altın toplamak için uygulanan bir yöntem. Akarsulara serilen koyun postlarına dere yataklarında sürüklenen altın kırıntıları yapışıp kaldığı için altın kırıntıları postu tamamen kaplar. Altın kırıntılarıyla kaplı postu gören bir yabancının, altın toplama tekniğini de bilmiyorsa ülkesine döndüğünde neler anlatacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu olay da kolayca bir efsaneye bürünerek karşımıza “Argonotların altın postu arama serüveni” olarak çıkabilir. Trabzon Miletos’ların kolonisi olduğu süre içinde sıradan bir ticaret limanı olarak kalmış olmalı ki, Helen tarihçi ve asker Ksenophon ‘un ünlü kitabı “Anabasis” “Onbinlerin Dönüşü”nde adı geçinceye kadar tarih sahnesine çıkamamıştır. Ksenophon’un Trabzon tarihi ile olan ilişkisi Pers imparatorluğuyla Atina devleti arasındaki çatışmayla ortaya çıkar. Pers imparatorluğunda Ahamenid sülalesini kuran 2. Kyros’ün (Sirüs) (İ.Ö. 554) kendisinden çok sonra, torunlarından 2. Artakserkses, tahta geçiyor. Ancak küçük kardeşi Kyros’de taht üzerinde hak iddia edince her iki tarafın topladıkları kuvvetler, bugünkü Bağdat yakınlarında Kunaksa’da karşılaşıyorlar. Artaxerxes’in kuvvetleri düzenli Pers ordusunun askerleriydi. Genç Kyros’un ağabeysiyle mücadele etmek için Atina’dan Sparta’dan paralı askerlerden oluşan (mercenaires) bir kuvvet toplamıştı. Kuvvetlerinin başında Spartalı general Klearchus bulunuyordu. Kyros’un toplama askerleri bu savaşta yenildiler ve dört bir yana dağıldılar. Kyros’un askerleri arasında Atina’nın asil ve zengin ailelerinden ve ünlü düşünür Sokrates’in öğrencilerinden Ksenophon da vardı. Ksenophon bu sefere bir savaş gözlemcisi olarak katılmıştı.

Ksenophon dağılan Atina’lı askerleri toplayıp (belgelerde “On bin Asker” olarak söz ediliyor.) başlarına geçip onları ana vatanlarına döndüreceğine dair söz veriyor. Kuzeye Anadolu’ya doğru ilerleyip, Mezopotamya’yı geçiyorlar, Anadolu topraklarına giriyorlar. Daha sonra Erzurum ve Gümüşhane’yi geçip Trabzon’a ulaşıyorlar. Burada kendi kültürlerinden olan, kendi dillerini konuşan insanlarla karşılaşmaları onları bir hayli sevindiriyor olsa gerek. Böylece Trapezus adı tarih sahnelerine ikinci kez çıkmış oluyor. Ksenophon’un yazdığı “Anabasis” adlı kitabında: Lidya’nın başkenti Sardes’ten yola çıkışlarını, savaş alanına kadar yol alışlarını, savaşı ve savaştan sonra Trapezus’a varışlarını anlatır.

Aradan uzun bir zaman geçmeden Anadolu toprakları bu kere Makedonya kralı Büyük İskender’in (İ.Ö. 356 – 323) iştahını çekmiş olacak ki, Perslerle boy ölçüşmek üzere büyük bir kuvvet toplayarak Anadolu topraklarına geçiyor. Antakya’da Payas nehri kıyılarında Issos’da Pers ordularını ikinci kez yeniyor. Artık önünde hiçbir engel kalmadığını bilerek Hindistan’a kadar bütün toprakları işgal ederek ilerliyor. Ancak İ.Ö. 323 yılında Babil kentinde 33 yaşında hayata gözlerini kapıyor. Geriye muazzam imparatorluğunu yönetecek varisi olmadığı için, generalleri arasında büyük bir mücadele başlıyor. Uzun süren mücadele sonunda imparatorluk İskender’in generalleri arasında bölünüyor. Batı dillerinde bu mücadeleye “D i a d o c h i” adı veriliyor. (İngilizcesi Successors – izleyiciler – halefler anlamına geliyor), Generallerin mücadelesi 40 yıl sürmüş ve bu zaman içinde imparatorluğun çeşitli bölgelerine hakim olmuşlardır.

Büyük İskender’in ölümünden (İ.Ö.323) Roma İmparatorluğu’nun İ.Ö. 30 yılında Mısır’ı fethettiği tarihe kadar geçen 293 yıllık zaman dilimine tarihçiler “Helenistik Çağ” adını verirler. Helenistik Çağ, Akdeniz havzasından Orta Asya’ya kadar yayılan bölgede, özellikle sanatlarda ve kültür alanında tarihe damgasını vuran bir dönemi dile getirir. Anadolu, Pers hakimiyeti altında uzun süre sulh ve sükun içinde yaşamıştı. Büyük İskender’in Perslerle savaşmak için Anadolu’dan geçerken arkasında bıraktığı kargaşalıktan Anadolu insanı bir hayli rahatsızlık duymuştu. Yerli halk, Perslerin Satraplıklarının (Valiliklerinin) yönetim biçimlerini özlüyorlardı. Başlarına Pers asıllı bir yönetici bulan yerli halk Anadolu’nun çeşitli yerlerinde küçük devletler kurmaya başlıyorlardı. Bu devletlerden biri de adını (Karadeniz’den alan) Pontus devletiydi.

Pontos Euxinos; eski Yunanca’da “Grekçe’de” Kasvetli, Karanlık Deniz anlamına geliyor. Charles King’in “Karadeniz” adlı kitabında Karadeniz’in çeşitli dillerdeki adlarını da öğreniyoruz. Yunanca diğer adı More Thalassa, Bulgarca ve Rusça’da Çerno More, Romence Marea Neagra, Ukraynaca Çerno More. Gürcüce Şavi Zğva. Asırlar boyu, denizciler fırtınalı sularına açılmaktan korktukları veya belki de derin sularının karanlığı yüzünden bu adlar verilmiş bizim Karadeniz’imize. Pontos Krallığı da Pontos – “Deniz” ismini alarak tarih yüzüne çıkıyor. Pontos’un kuruluş tarihi şöyle gelişiyor. Antik çağda adı Kios olan (Yunanca adı Khios olan Sakız adası ile karıştırılmamalı) bugünkü Gemlik’te İskender’in generallerinden biri olan Anthigonos’a bağlı olarak hüküm süren Pers satraplarından Mithradates Kios İ.Ö. 302 tarihinde ölüyor. (Kios’lü Mithradates,) Yerine geçen oğlu Mithradates Ctises Anadolu’da yaşanan kargaşalıktan yararlanarak, yanına aldığı askerlerle kuzeye doğru yola çıkıyor. Ilgaz dağlarını aşıp Amasya’ya ulaşıyor. Durumu uygun görüp yerli halkın desteğini de alınca Amasya’yı başkent yapıp Pontus devletinin kurucusu oluyor. Pontos daha önce gördüğümüz gibi “Deniz” anlamına geliyor. Mithradates sözcüğü Pers dilinde “Mithra” dan geliyor. Mithra Perslerin güneş tanrısı. Mithradates, Mithra’nın verdiği, sunduğu, kulu anlamına geliyor. Hüdaverdi gibi.

Pontos devletinin kurucusu 1. Mithradates İ.Ö. 302 – 266 yılları arasında hüküm sürüyor. Daha önce Pontos kentine hakim olanlar ve burayı kendilerine koloni yapan Miletos’lular, burada bir devlet kurmayıp deniz anlamına gelen pontosu Trapezus’la özleştirmişlerdi. Yani kenti koloni olarak kullanmışlardı. Amasya’dan Trabzon’a geçip buraya Pontos adını vererek krallığının başkenti yapan Mithradates Ctises aynı zamanda imparatorluğun kurucusu da oluyordu. Pontos devleti giderek genişliyor, kıyı şeridindeki Yunan kolonileri de kendi hudutları içine alınıyordu. Bu süreç içinde Pontus ile çağdaşı ve sınırdaşı Roma imparatorluğu oldukça iyi ilişkiler içinde yaşıyorlardı. Ancak Pontos devleti dışında gelişen bir olay bu dostluğu bozuyor. Pontos kuvvetleri Roma’nın egemenliğinde olan komşuları Bithinia’nın topraklarına giriyor. Böylece Roma ile Pontus krallığı arasında 25 yıl sürecek ve tarihe Mithradatik savaşları olarak geçecek olan savaşlar başlıyor. Mithradatik savaşları Roma yönetimini yıllarca meşgul etmiş savaşlardır. Güçlü Roma kuvvetleri Pontus karşısında kesin bir sonuca varamamışlardır. İki devlet arasında yapılan savaşlar sonuçsuz kalmıştır. Sonunda Roma Senatosu, ünlü komutan Julius Caesar’a Pontos devletini ortadan kaldırma görevini vermiştir. Caesar İ.Ö. 47 yılında Zela’da (Bugünkü Zile) 2. Pharnak komutasındaki Pontos kuvvetlerini yeniyor, böylece Pontus krallığı tarihe gömülüyor. Romalı komutanın kazandığı bu zafer Roma için bir hayli önemli olmalı ki, Ceasar savaştan sonra bir kağıda Roma Senatosunu aşağılayan bir tavırla “Veni. Vidi. Vici” (Geldim. Gördüm. Yendim) diye yazıyor ve bu notu bir ulak aracılığıyla Roma’ya gönderiyor.

Böylece artık Anadolu’da Büyük İskender’in izleri siliniyor ve Roma imparatorluk dönemi başlıyor. Roma Küçük Asya topraklarını bir prokonsülle yönetiyor. Bu dönem Anadolu halkı için bolluk ve güven içinde geçen bir dönemdir. Şehirler yerel meclisler tarafından yönetiliyorlar, eyaletlerin büyük meclislerine de temsilci gönderiyorlar. Eyaletlerde yönetici olarak Roma’lı bir vali bulunuyor. Bu topraklar üzerinde yaşayan nüfus, her dönemde olduğu gibi kozmopolittir. Yani dünya vatandaşıdır. Aynı adli ve yasal düzen içinde Roma kimliğini ve hukukunu paylaşıyorlar ancak Helen (Yunan) kültürünün ağır bastığı bir ortamda yaşıyorlardı.

İ.S. 285 yılında imparator Diocletianus Roma imparatorluğu yönetiminde yeni bir düzenleme yaptı; hukuk önünde Latince konuşanlarla, Helence (Yunanca) konuşanların yargılanma biçimlerini ayırdı. Bu arada Yunan kültürünün ağır bastığı Trabzon, Romalıların diğer Yunan sömürgelerinde yaptıkları gibi “Serbest şehir” unvanını ve imtiyazını korudu. Artık Trabzon, Romalılar için doğuda bir üs ve ticaret merkezi haline gelmişti.

Öte yandan, İ.S. 330 yılında Büyük Konstantin bugünkü İstanbul Boğazı’nda kendi adını vererek Roma’ya rakip bir kent kuruyordu. Konstantinapolis, (330 yılından 1453 yılına kadar Doğu Roma İmparatorluğu’nun ya da Bizans’ın başkenti olarak 1123 yıl ayakta kalmasını bilmiştir. Küçük Asya’nın yönetiminde ve yasaların uygulanmasında Roma gelenekleri hakim durumdadır. Ancak Yunan kültürü ve lisanı bu topraklarda daha ağır basmaktadır. 7. Yüzyılın başlarında Bizans imparatorluğu yalnız Anadolu’ya değil, Suriye’ye, Mısır’a, Sicilya’ya, Balkanlar’a, İtalya’nın büyük bir bölümüne hükmetmektedir.

Bu arada Trabzon, Avrupa’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ünlü “İpek yolu”nun kavuşma noktasıdır. Roma hakimiyetinden sonra Doğu Karadeniz Bizans yönetimine girmiş, islam’ın yayılma döneminde Bizansla Araplar arasında el değiştirmiştir.

Pontus’un kaderi 4. Haçlı Seferi’nde değişti. 1200 – 1204 yılları arasında gerçekleşen 4. Haçlı Seferi kalabalığı Mısır’a doğru yol alırken Bizans’ta isyan çıktığı haberini alıyorlar. Kargaşalıktan yararlanmak isteyen kalabalık hedefini Bizans’a doğrultuyor. Bizans’ı işgal ediyorlar ve yağmalıyorlar. Böylece kısa bir süre için “Latin Konstantinopolis” imparatorluğu ortaya çıktı. Bu olayların öncesinde Bizans imparatoru Andronikos Komnenos 1185 yılında öldürülüyor. Andronikos’un iki torunu Aleksius ve David anneleri Rusudan ile Doğu Karadenize doğru kaçıp Trabzon’da yerleşiyorlar. Şehrin sakinleri onları “Megas Komnenos (Büyük Komnenos’lar) olarak büyük bir saygıyla karşılıyorlar. Böylece Trabzon İmparatorluğu kurulmuş oluyor. 1204 – 1461 yılları arasında Karadeniz’in bu bölgesinde hüküm sürecek olan yeni imparatorluk, bugünkü Sinop, Rize, Artvin, Gümüşhane, Bayburt’u içine alan bir bölgeyi kontrol ediyordu. 13. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk sınırları Kırım’a kadar uzanmıştı. İmparatorluk devamlı olarak Konya sultanlığı ile mücadele halindeydi, mücadelesini daha sonra Osmanlılarla da sürdürecekti. Varlığını sürdürebilmek için karşıtlarını birbirlerine düşürerek ya da kız alıp vererek akrabalık ilişkilerine giriyorlardı.

İmparatorluğun ömrü 1462 yılına kadar devam ediyor . Bu tarihte Fatih Sultan Mehmet Trabzon imparatorluğunu Osmanlı topraklarına katıyor. Şehrin nüfusunu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için yoğun bir göç planı uygulanıyor. Civar kent ve kasabalardan Türk, Müslüman nüfus Trabzon’a kaydırılıyor.

Trabzon’da yerleşik Rum (Doğu Roma vatanında yaşayanlara Arapların verdikleri ad, biz de onlardan alıp Anadolu’da yaşayan Helen vatandaşlarımızı Rum olarak adlandırıyoruz) vatandaşlarımızın bu kent üzerinde bıraktıkları izler yavaş yavaş silinerek bu günlere kadar gelebilmiştir. Benim “Rum Burjuvalar” diyeceğim Rum tüccar, armatör ve bankerler yakından gezip gördükleri Avrupa’nın ve Rusya’nın bütün güzelliklerini şehrimize taşımasını bilmişlerdir. Trabzon, sokaklarıyla, köşkleriyle, yazlık konaklarıyla ve iş hanlarıyla her hangi bir Batı şehrinin 19. yüzyıl görüntüsüyle eşdeğerdeydi. Çok iyi değerlendiremem ama bu kentimizin görüntüsü 1960’lara kadar gelebildi. O tarihten sonra kentimizin yönetimini ellerinde tutan kırsal kökenliler, Trabzon’umuzdaki nice güzellikleri bir sineği ezer gibi ezip yok ettiler. Bakın bir İstanbul sevdalısı olan Çelik Gülersoy bu kent yıkıcılar için neler diyor,

“20 – 30 yılda oluşmuş olan kalabalıkların düzeyi Avrupa şöyle dursun, Balkan şehirlerinin bile dokusundan çok daha geridedir. İstanbul’da (Ben Trabzon’da diyeceğim) toplu bir şehir bilinci oluşmamıştır. Her grup, geldiği yerlerin alışkanlıklarını ve değer yargılarını sürdürmeye ve kendisini Trabzonlu değil, geldiği yerli olmayı sürdürüyor. Trabzonlu olmak, kurulduğundan beri ya da on beş göbektir bu şehirde oturuyor demek değildir. Trabzonlu olabilmek hala dört şey demektir: Dilini, giysisini, evini ve çevresini düzeltmek. Trabzonlu olmak isteyen ve de olan bütün yeni hemşehrilerime selam! Neden mi? Trabzon’u sevmek adam olmayla biraz eşanlamlı da ondan.

Trabzon 2015 Dergisinden

Yayınlanma Tarihi : 20 Eylül 2015

Dergi-Bülten

Trabzon Dergisi 2015 Yeniden Merhaba...


Yeniden Merhaba...

Trabzon Derneği ve Trabzon Vakfı olarak 1987 yılında başladığımız “Trabzon Dergisi” yayınımıza uzun süre ara vermiştik 10.sayımızda sizlerle beraber olmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Sizlerden ayrı kaldığımız süreçte kentimiz, vakfımız, derneğimiz ve hemşehrilerimiz adına çok şey değişti. Dernek Başkanımız Sabahattin Sağıroğlu’nu, kurucu başkanımız Ahmet Yıldız’ı, dergiyi birlikte çıkarmaya başladığımız yayın kurulu üyemiz Cengiz Özgün’ü birçok yönetici ve üyemizi kaybettik. Onları rahmet ve minnetle anıyoruz. Kentimiz yol ve rant kavgasıyla mimari, göç kaygısıyla sosyal, kültürel kimlik mücadelesi veriyor. Kentimize sahip çıkmak adına ortaya koyduğumuz yola çıkış felsefemiz hiç değişmedi. İnanıyoruz ki bu güzel, tarihi kent elbirliği ile yine eski dokusuna çağdaş kimliği ile dönecektir.

1869-1904 yılları arasında yayınlanan 22 ciltlik Trabzon Salnameleri’ni Kudret Emiroğlu’nun editörlüğünde orijinali ve yeni Türkçesi ile bir cilt dizin ekleyerek yayına hazırladık ve basımını 2012 yılında tamamladık. 1869-2009 yıllarını kapsayan Hüseyin Albayrak tarafından hazırlanan ve dört ciltten oluşan “Trabzon Basın Tarihini” 2010 yılında, Trabzon Karikatürcüler Derneği ile birlikte Adnan Taç’ın editörlüğünde hazırlanan “Karikatürde Bir Ziya” kitabını 2009 yılında, Yaşar Miraç’ın hazırladığı Subutay Hikmet Karahasanoğlu’nun çalışmalarını içeren ‘’Kitab-ı Hikmet’’ adlı eseri 2011 yılında yayınladık. Kadın Platformumuz, Fotoğrafçılık Kulübümüz, Türk Halk Müziği ve Sanat Müziği Korolarımız, Resim Kurslarımız, burslarımız, Temel Çağlayan Trabzon Araştırmaları Kitaplığı, yöresel mutfağımız, söyleşilerimiz, dinletilerimiz, geleneksel balomuz, Her Yönüyle Trabzon Etkinliklerimiz çalışmalarına heyecanla devam ediyor.

İlk sayımızda olduğu gibi bundan sonra da dergimiz belgesel, bilimsel, anısal ve görsel çizgisinde yayın hayatına yıllık periyotta devam edecektir. Dergimizin amacı yöresel bilgilerin toplandığı dünü ve bugünü yarına taşıyan bir zaman belleği işlevini yerine getirmektir.

Kent kültürüne katkılarından dolayı “Trabzon” Dergisine yazı, fotoğraf, belge ve eserlerini gönderen değerli araştırmacılara, sanatçılarımıza, yazarlarımıza, reklam vererek finansman katkısı sağlayan sponsorlarımıza, yayın kurulumuza, emeği geçen herkese Trabzon Vakfı ve Trabzon Derneği adına teşekkür ediyor, keyifle okumanızı, paylaşmanızı diliyoruz.

Bilgin Aygül
Trabzon Vakfı Başkanı

Yayınlanma Tarihi : 20 Eylül 2015

Dergi-Bülten

TEMEL AGA’DAN MEKTUP
Yüksek sesle okuyan:
Mustafa Reşat SÜMERKAN (Mimar, Öğretim Üyesi)


Üzum ayi - 2010 senesi

Çok Teğerli Kardaşum Ömer;

Evvela selam eder, her iki yanağundan öperum. Ağustosta görüşmemuzden bu yana nasılsun, eyi misun. Hal ve vaziyetun inşallah eyidur.

Ey gidi Ömer kardaşum, benum dertlerum bana yetmez miydi? Nerden açtun o koniyi. Durduğum yerde başuma bi dert daha ekledun. İnan ki sen gittukten beridur bu karayemiş konusuni düşünmekteyim. Sen gerçi çok heveslisun ama belli ki bu ağaci yetişturmek içun bayağı terliyeceksun. Sorarım sana, niye tabiata karşı gelmektesun. Okumuş yazmiş adamsun. Bizum buralarda hiç işittun mi, filancanun uşaği muz ağacindan düşti da koluni kırdi. Ömer kardaşum, hangi sebepten Trabzon’da muz ağaci yok ise, o yüzden İzmir’de da karayemiş ağaci bulunmaz. Bi kere oralar çok sicaktur, yağmuri azdur. Karayemişun yaşamasina uygun muhit değildur. Nasıl ki her adam her yerde yaşamak istemezse, ağaç da bi canlidur, karayemişun İzmir’e kani ısınmamiş olabilur.

Şimdi, sen bu teklifi yapandan beri aldi bağa bi merak. Düşünup duriyrım. Ne edelum da orada bir iki ağaç yetiştirelum, cümle aleme örnek olsun. Danişmadığum arkadaş kalmadi. Kahvede sordum, bir - iki yere da telefon ettum, herkes ayri bişe söyledi.

Öyle sanmaktayim ki, bizum en önemli poroblemimuz, karayemiş ağacina yabanci bi yerde olduğuni hissetturmemek. Gerisi çecuk oyuncaği. El memleketinde olduğuni anlamasun diye ağacun kafasına çuval geçurmeyeceğumuze göre, yabancıluk çekmemesi içun elumuzden gelen gayreti göstermemuz gerekmektedur.

Şimdi benum aklima gelen bazi düşünceleri sana aktarayim, sen da ayriyeten düşun; bi orta yol bulalum. Bi kere, senun dikeceğun karayemiş fidani, bilumum Ege bölgesinun tek karayemişi olacak. Düşünebiliy misun, sen Ege’de yaşiyan tek Trabzonli olsan ne ederdun. Adamun ödi kopar. Evunden dişari çikamaz. Bu karayemiş fidani ağuzsuz dilsuz mahlukattır. Senun insan olarak çekinduğun yerde taze bi fidancuk altina eder. Bu sebepten, yan yana iki üç tane kareyemiş fidani dikmen doğri olur. Yalanuzluk çekmesunler, birbirine omuz versunler. Haule el ayak çekilduğunde dertleşup muhabbet edebilsunler.

İkinci nasihatum, ki çok önemlidur; bu ağaç yemyeşil bi memleketun ağaci. Orada, o kupkuri memlekette derhal yabanci muhitta olduğuni anlayacaktur. Hissettuğu an kendini kahreder, iki günde kurur. Demek ki, orayi onun Trabzon’da yaşaduğu yerlere benzetmen lazim. Buni nasil yapacaksun? Ben sana buradan bi süri değişuk ağaç fidanlari, yeşullukler göndereyim. Karayemişun etrafina bir iki tane gavlağan ağaci, istiriç, osuruk hurmasi, kızilağaç, fınduk, yaban eruğu gibi onun yakindan tanıduğu arkaşlarindan dikmen lazim. Bu da yeterli değildur. Yerlerun da oyle fotbol sahasi gibi biçilmiş düz çimen olmamasi lazim... Ben sana gönderurum. Bi kaç tane sirgan, lüvera, eşek tikeni, domuz lahanasi, mora, tomara, zifin felan tikmek lazim. Gerçi evun önidur, orayi kafulluk, dikenluk yapman yakişuk almaz ama, karayemiş tutana kadar sineye çekeceksun.

Sana başka bir nasihat daha vereyim. Kulağunda küpe olsun. Yani, buralarda bi ağacun fidani tutsun diye boyle şeyler yapmak bizum aklımuza gelmez ama el memleketinde belki da gereklidur. Evun ön cephesine Trabzon’i, Sumela’yi, ne bileyim işte, Atatürk köşküni gösteren afişlerden, takvim yapraklarindan felan da as. Kareymişler seyretsun. Habu lafıma gülma. Her yoli denemek lazim. Faydasi dokunur, bilemezuk.

Şimdi, Ömer kardaşum, diyelum ki karayemişlerun etrafıni eyice Trabzon’a benzettuk. Yani tabiri caiz ise, çektur önünde foturaf da, de ki Trabzon’dur inansunlar. Bence gene da bazi eksukler vardur. Geçen gece düşundum. Manzara tamam ama; ağaçlarun sesleri, konuşulanlari duyduğuni anlaturlar.

Farzedelum ki senun uşak dişardan sana sesleniy ki, “buba ben Alsancak’ta arkadaşlarimlan buluşup Karşiyaka’ya gideceğum”. Kareymiş irkilip da demez mi: “Ula, ne Alsancaği, ne Karşiyaka’si. Burasi nere, ben nereyeyim?”

Bak Ömer kardaşum, bilesun ki o an kareyemişumuzi yitiriruk. Demek ki ne yapmak lazimdur? Buradaymişsun gibi hareket edup konişacaksun. Oyle, kibarlaşayim falan da dema. Hanimunlan, uşaklarlan gizli gizli karar edip anlaşun. İzmir’deki yerlerun, mahallerun adlarini kendi aranuzda değiştirun. Mesela, uşağun “Alsancak’ta buluşup Karşiyaka’ya gideceğuk” demesun da, “Uzunsokak’ta buluşup, Arafilboy’a gideceğuk” desun. Şifreyi zaten siz anlarsunuz. Bu arada onlarun hasretluk çektuğu şeylerun adlarıni arada sirada teleffuz edun. Mesela sen bazen dişari çik, yüksek sesle, kareymişun duyacaği şekilda hanıma seslen. De ki: “Hanım, benum canum sıkıldi, haule Sürmene’ye kadar gidi da geleyim. Belki arkadaşlarlan bi horon ederuk”. O da sana mesela seslensun ki, “Got kafali, Sürmene’ye gideceğina, git Vakfıkebir’e da al bi kilo tereyaği. Bu gün pazaridur. Evde yağımuz bitti. Dönerken da bak taze hamsi varsa al iki kilo, akşama edeyim bi buğulama”... Uyy, de haboyle, al karayemişun canıni. Vollahi o an yüreğinun yağlari akar.

Habu reçeteyi harfiyen uygula, bu sene değil ama gelecek sene karayemiş salkımlari yanaklarumuza sürünmezse adam değilum.

Ömer’cuğum, senlan habu işte başarıli olursak, ziraat ilimine da böyük faydamız dokunacaktur. Şubat ayinda karayemiş fidanlari yoldadur, bilesun. Gözlerunden öper, sıhhatli günler dilerum.

Tirabzondaki kardaşun Temel

(Tikkat: Bana hangi karayemiş cinsinden isteduğuni yaz. Aha liste veriyrum: Ayran karayemişi, Kirez karayemişi, Horoz karayemişi, Vavul karayemişi bi de yaban karayemişi...)

Trabzon 2015 Dergisinden

Yayınlanma Tarihi : 20 Eylül 2015